Bilim ve teknolojinin altın çağını yaşadığı günümüzde insanlar istediği bilgiye rahatlıkla ulaşabilmekte, dünyanın herhangi bir yerinde yaşanan bir olaydan başka bir yerinde anında haberdar olabilmektedir. Böyle bir zamanda kendini güncellemeyen, yenilemeyen, zamanın hızına çalışarak, çaba sarf ederek ayak uydurmayan toplumlar maalesef geri kalmakta ve küreselleşen dünya düzeninde yok olup gitmektedir.

Dünyada yaşanan son gelişmelere bakıldığında; en büyük iki güç olan üretim ve eğitimin olmadığı toplumların birer birer parçalanıp yok oldukları görülmektedir. Bu güçleri ellerinde tutan unsurlar ise arka planda kendini dünyanın sahibi olarak görmekle kalmayıp kendine bağımlı olan toplumlara istedikleri zamanda istedikleri şekilde müdahale edebilmektedir.

Sınırlı dünya kaynakları yavaş yavaş tükenmektedir. Var olan kaynaklar üzerinde de söz konusu güçler büyük oyunlar oynamakta, yüzyıllık planlar yapmakta ve bu kaynakları elde etmek için devletler yıkıp devletler kurmaktadır. Bu kaynaklara bakıldığında en başta insanoğlunun olmazsa olmazı olan, beslenme ihtiyacını karşılayan, toprak ve dolayısıyla tarım ve hayvancılık dikkat çekmektedir. Bu kaynağını etkin kullanan ülkelere baktığımızda Hollanda, ABD ve Çin’in öne çıktığını görmekteyiz. Bu durum, söz konusu kaynağın ne kadar önemli olduğu gerçeğini gözler önüne sermektedir.

Bir AB ülkesi olan Hollanda’nın tarımına baktığımızda 1930’lardan sonra toprak eksikliğini gidermek için denizden 2500 kilometrekare toprak kazanarak (polder) bu topraklarda tarım ve hayvancılık yapılmaya başlandığını görmekteyiz. Toplam yüzölçümü 41.868 kilometre kare olan bu ülke (yani sadece Konya’nın yüzölçümü kadar), 1930’dan bugüne modern tarım metotları geliştirmiş çiftçileri sürekli eğitmiş, kooperatif sistemini etkin kullanmış, kısacası çalışarak bugün sera sebze üretiminde dünya birincisi, kesme çiçekçilikte dünya ihtiyacının yarısından fazlasını karşılar hale gelmiştir. Büyükbaş hayvancılık üretimini de geliştiren bu ülke,  buna bağlı süt ve süt ürünleri üretiminde dünyada önemli bir yere sahip duruma gelmiştir.

Bir de ülkemiz tarımına bakalım: Yaklaşık 250.000 kilometre kare tarım alanıyla dünyanın en zengin ülkeleri arasında yer alıyoruz. Yani tüm Hollanda yüzölçümünün 6 katından fazla.  Peki, bu kaynağı etkin kullanıyor muyuz? Son birkaç yıl öncesine kadar kendi kendine yeten 7 ülkeden biriyken maalesef günümüzde birçok tarım ürününü ithal etmekle kalmayıp hayvansal ürünler bile ithal eder olduk. Bunun nedenine gelince; yukarıda bahsettiğimiz güçler böyle mükemmel bir kaynağı etkin kullanan bir gücü hiçbir zaman istemediler.  O yüzyıllık planları içinde çeşitli politikalar geliştirip özellikle İMF üzerinden iç işimiz olan tarım politikalarımıza müdahale ederek bu gücü değerlendirmemize fırsat vermedikleri gibi var olan üretimimize de kotalar koyarak yok olmayla karşı karşıya bıraktılar. Çiftçiliği ticari olarak yapmanın ötesinde bir yaşam biçimi gören kırsal kesimlerdeki küçük aile işletmeleri hayatlarını idame etme zorunda bırakıldığından şehirlere göç ettirildiler. Her ne kadar artık uyanmış, olayları analiz edebilir hale gelmiş görünsek de, sürdürülebilir tarım korkusuna kapılmış olsak da, maalesef yanlış politikalar geliştiriyoruz. Çeşitli desteklerle çiftçileri destekliyoruz, kırsal kalkınma adı altında bir çok alanda hibe desteği sağlıyoruz, çiftçilere faizsiz kredi veriyoruz ama sonuç …(?) Sonuç şu: Üretmeden (arazisini başkasına kiraya veren ve kendisi üretim desteği alanlar) üretim desteği alanlar, milyonlarca lira hibe alan ve ortada hiçbir şeyi olmayan batık kooperatifler, bankalara binlerce lira borçlu olan ürettiğinin karşılığını alamayan çiftçiler, ürünleri çok pahalıya tüketen tüketiciler, arada simsarlık yapıp rant sağlayan komisyoncular, v.b. … İşte burada ikinci güç olan eğitim devreye girmektedir. Üreticiler hem üretim hem de pazarlama alanında eğitilmeli; bireysel üretimden çok kooperatifleşmeye gidilmeli ve bu üretim ve pazarlama kooperatifleri işin uzmanı olan kişilerce yönetilmelidir. Konuyla alakalı kurumlarımız profesyonelleştirilmeli; donanımlı, egosunu yenmiş, geleceği analiz edebilen ve projeler üretebilen personel ve yöneticiler yetiştirilmelidir. Bu alanda eğitim veren eğitim kurumlarımız da artık kendini bir silkelemeli, ezberci sistemden vazgeçmeli, araştırmacı ve uygulamalı eğitime geçerek çağı görebilen, proje üretebilen, alanına hâkim, kalifiye eleman yetiştirmelidir. Bilginin ve teknolojinin pik yaptığı günümüzde her birey üzerine düşeni yapmalı (her şeyi başkasından beklememeli), bu nimetlerden yararlanarak kendini güncellemeli, araştırmalı, bilinçli üretim yapmalı ve bunun için çalışmalı, çok çalışmalıdır.  Çünkü birey gelişirse aile gelişir, aile gelişirse toplum gelişir, toplum gelişirse ülke gelişir.

Sonuç itibariyle; bir ülke denizden toprak çıkararak tarım alanı oluşturup dünyanın ihtiyacını karşılıyor ve bu alanda önemli bir güç elde ediyorsa, elimizdeki bu zengin tarım alanlarını etkin kullanırsak neler yapabileceğimizi bir düşünün… Gerçek şu ki: kendini dünyanın sahibi sanan bu güçler, gelişmeyen ve gelişmekte olan toplumları sürekli hiçten sebeplerle çatıştırarak kaynaklarından beslenirler ve servetlerine servet katarlar, artık büyük resmin tamamını görmeliyiz.  Birilerine komik gelse de dünyada gıda savaşlarının başlaması yakındır ve geleceği tarım ve su kaynaklarına sahip toplumlar belirleyecektir. Elimizdeki tarım alanlarını etkin kullanırsak kendi kendimize yetmekle kalmayıp söz konusu güçlerin bize bağımlı hale gelmesini de sağlayabiliriz. Unutmayalım ki asıl güç bizde, bu gücü de ancak çalışarak, modern teknikler geliştirip üreterek etkinleştirebiliriz. Hep birlikte ele ele verip onlara MAYMUN GÖZÜNÜ AÇTI hikayesini hatırlatmalıyız.

Sürç-i lisan ettiysek affola…

Fuat ESER

Ziraat Yüksek Mühendisi

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here